admin

Makaleler
Destekten Yoksun Kalma Tazminatı Nedir?

Ölenin yakınlarının yaşadığı manevi zararların yanı sıra bir kısım maddi zararlar da ortaya çıkar. Ölen kişinin hayattayken destek verdiği kişiler, ölenin yokluğunda “alacağı destekten” mahrum kalması ve bunun sonucunda yaşam standartlarının düşmesi, kötüleşmesi gibi sebeplerle, maddi tazminat talep edebilirler. Ancak bu tazminatı alabilmek için kişinin ölmeden önce ölenden maddi bir destek aldığını ispatlayabilmesi gerekir. Destek, sadece parasal olarak değil eğitim öğretim gibi giderleri karşılamak, mesken sağlamak veya hizmette bulunmak, bakımını üstlenmek ve emek vermek şeklinde de sağlanabilir.

Türk Borçlar Kanunu’nda “Haksız Fiillerden Doğan Borç İlişkileri” başlığı altında ölüm ve bedensel zararlar sıralanmıştır. Bu hükme göre ölüm hâlinde uğranılan zararlar arasında; ölenin desteğinden yoksun kalan kişilerin bu sebeple uğradıkları kayıplar da sayılmıştır.

Destekten yoksun kalma tazminatı alabilmek için ölenin yaşarken destek verdiği ve maddi yardım sağladığı kişilerin almış oldukları desteğin, ölüm nedeniyle ortadan kalkması gerekir. Bu tazminat ile ölenin hayattayken destek verdiği kişilerin ölüm nedeniyle yaşamlarının kötüleşmemesinin önlenmesi için, yaşantılarını sürdürebilmeleri, sosyal ve ekonomik hayatlarına ölümden önceki gibi devam edebilmelerinin sağlanması amaçlanmıştır.

Destekten yoksun kalma tazminatının şartları nelerdir?

Destekten yoksun kalma tazminatı talep edebilmek için ilk şart, destekte bulunacak kişinin ölmüş olmasıdır. Ancak, kişinin öldüğü bilinmiyorsa; kişinin ölmüş olma ihtimalinin kuvvetle muhtemel olduğu ve kendisinden uzun bir süre haber alınamamış olması halinde kişi ölmüş olarak sayılacağından destekten yoksun kalma tazminatı talep edilebilecektir. Bu tazminatın talep edilebilmesi için, ölen kişiden hayattayken maddi bir destek alınıyor olması gerekir. Hayattayken destek alınmayan bir kişinin ölümü nedeniyle maddi tazminat talep edilemez.

Bu tazminatı talep edebilmek için bir diğer şart ise, ölmüş olan kişinin ölümüne neden olan bir durumun varlığı ve ortaya çıkan zarar ile fiil arasında nedensellik bağının bulunması gerekir. Ölen tarafından ölmeden önce sağlanan desteğin de düzenli ve sürekli bir şekilde yapılıyor olması gerekir. Buradan çıkan sonuç, bir kereye mahsus yapılan destekler nedeniyle, destekten yoksun kalma tazminatı talep edilemeyeceğidir.

“Destekten yoksun kalma nedeniyle ortaya çıkan zararlar, TBK hükümlerine göre hesaplanır. Hâkim, bir kimsenin ölümü hâlinde, zarar görenin veya ölenin yakınlarına da manevi tazminat olarak uygun bir miktar paranın ödenmesine karar verilebilir.”

Kimler destekten yoksun kalma tazminatı talep edebilir?

Burada önemli olan husus, ölenin destek verdiği kişilerin ölmeden önce ölenden maddi bir destek alması ve bunu ispatlamasıdır. Maddi bir desteğin yanı sıra eğitim harcamaları, bir kişiye konut sağlamak ve bakım gibi yardımlar da “destek kavramına girer. Ölen kişiden (hayatta iken) destek aldığını iddia eden her kişi destekten yoksun kalma tazminatı talep edebilir. Ancak, bu kimselerin destekten yoksun kalma (maddi) tazminatı talep edebilmeleri, ölen kişiden (hayatta iken) destek aldıklarını delilleri ile ispat edebilmelerine bağlıdır. Anne ve baba; çocuklar, eşler arasında destek ilişkisinin var olduğu kabul edilir. Bu kişiler arasındaki destek ilişkisinin, taraflarca ispatlamasına gerek yoktur. Bu kişiler destekten yoksun kalma tazminatı talep etme hakkına sahiptir.

Ölenin anne babası da bu tazminatı talep edebilir. Çocuğun ileride yaşlanan anne ve babasına bakacağı ihtimaliyle ve çocuğun henüz anne ve babasına destek sağlayamadan ölmesi nedeniyle anne ve baba, ileride sağlanacak bu destekten yoksun kaldıklarını ileri sürerek (çocuğun anne babadan önce ölümü halinde) destekten yoksun kalma tazminatı isteyebilirler.

Bu tazminatın hesaplanmasında, ölen kişinin ekonomik imkanları, ölmeseydi elde edeceği gelirler, ölenin maaş gelirleri, ölüme neden olan haksız eylemler, ölenin yaşam süresi, kusur oranları ve bunun gibi birçok farklı kıstaslar tazminatın hesabına katılır.

Av. Osman Talha YILDIZ

Makaleler
Miras Paylaşımı Nasıl Yapılır?

Türkiye’de uygulanan miras hukukuna göre kişinin mirası, yasal mirasçı ve atanmış mirasçılara kalır. Yasal mirasçılar, kişinin eşi, altsoyları, annesi, babası, büyük anne ve büyük babasıdır. Miras bırakanın ölümü ile en çok karşımıza çıkan miras hukuku sorunlarından biri olan miras paylaşımı, kimi zaman büyük problemlere yol açmaktadır. Miras payını bölüşemeyen ve miras payları oranında anlaşamayan mirasçılar, bu durum karşısında yasal yollara başvurarak dava açmaktadır. Bilindiği üzere miras, ölenin mal ve haklarının mirasçılarına intikal etmesi ile kanunda düzenlenen belli oranlarda paylaştırılmasıdır.  Peki ya miras paylaşımı nasıl yapılır?

Miras paylaşımı, miras bırakanın ölümünden sonra kalan mallarının yasal mirasçılarına kanunda belirtilen oranlar doğrultusunda paylaştırılması ile yapılır. Bir diğer ifadeyle Miras paylaşımı, ölmüş olan kişilerin mallarının mirasçıları arasında paylaştırılmasıdır. Murisin yasal mirasçıları, birinci derece kan hısımları olan eşler ve çocuklarıdır. Vasiyetname ile mirasın ne şekilde dağıtılacağının belirlenmediği durumlarda murisin malvarlığı, eşler ve çocuklar arasında paylaştırılır. Diğer mirasçıların mirastan pay talep edebilmesi için, miras bırakanın eşinin ve çocuklarının hayatta olmaması gerekir. Aksi takdirde diğer kan hısımları ölenin mirasçısı olamaz.

Vefat eden kişinin kalan mirasının hak sahipleri birinci dereceden mirasçılarıdır. Miras bırakanın birinci derece mirasçıları, onun altsoyudur. Çocuklar eşit olarak mirasçıdırlar. Öncelikle miras paylaşımı buna göre yapılır ve murisin ölümü ile sağ kalan eş, birlikte bulunduğu zümreye göre miras bırakana mirasçı olma hakkına sahiptir. Miras bırakandan önce ölmüş olan çocukların yerini ise, her derecede halefiyet yoluyla kendi altsoyları alır. Altsoyu bulunmayan miras bırakanın mirasçıları, ana ve babasıdır. Bunlar da eşit olarak mirasçıdırlar.

Miras paylaşımı yapılırken dikkat edilmesi gereken bir başka husus, miras bırakanın hayattayken vasiyetname ve miras sözleşmesi gibi tasarrufları yapabileceğidir. Ancak, miras bırakanın vasiyetname ya da miras sözleşmesi ile yasal mirasçıların saklı payı üzerinde tasarrufta bulunmasını önlemek amacıyla kanun yasal mirasçıların haklarını koruma yoluna gidilmiştir. Örnek vermek gerekirse, vefat eden kişinin mirası (saklı pay sahibi) yasal mirasçılarından başka bir kişiye verilmişse mirasçılar tenkis davası açabilir. Peki saklı paylı mirasçılar kimlerdir?

Saklı paylı mirasçılar ise ölenin eşi, alt soyu ve üst soyudur. Bu saklı paylı mirasçılar miras bırakanın vasiyetname veya miras sözleşmesi ile yasal mirasçıların mirasta bulunan saklı payı üzerinde tasarrufta bulunması halinde tenkis davası açarak, miras hakkına yapılan tecavüzün önlenmesini isteyebilir.

Son olarak, mirasçılardan her biri satış yoluyla mirasın paylaşımını sulh hukuk mahkemesinden isteyebilir.  Mirasçılardan birinin istemi üzerine hâkim, terekedeki malların her birini göz önünde tutarak bir mirasçıya verilmesi suretiyle paylaştırmayı yapar. Mirasçılara verilen malların değerleri arasındaki fark para ödenmesi yoluyla giderilerek miras payları arasında denkleştirme sağlanır. Miras paylaşım davası, miras bırakanın son yerleşim yerindeki sulh hukuk mahkemesinde açılır.

Av. Osman Talha YILDIZ

Makaleler
İş Sözleşmelerinde Cezai Şartlar Nelerdir?

İş sözleşmelerinde zaman zaman cezai şartlar eklenebiliyor. İşverenler, işçileri işe alırken iş sözleşmelerine cezai şart maddeleri ekliyor. İşverenler, belli bir süreden önce işten ayrılması durumunda işçiden, aylık ücretinin 8-10 katına varan tazminat ödenmesini isteyebiliyor. Bu şartlar karşısında işçiler, hangi durumlarda iş sözleşmelerine cezai şart eklenebileceğini merak ediyor.

İş sözleşmelerine eklenen cezai şart hükümleri ve bu hükümlerin geçerliliği bazı şartlara bağlıdır. Bu şartlar ise Türk Borçlar Kanunu ile düzenlenmiştir. Ancak iş ve işçi sözleşmelerinde de uygulamasına sıkça rastlamak mümkündür.

İş sözleşmelerine eklenen cezai şart hükümleri farklı şekillerde düzenlenebilir. Cezai şart hükümleri iş sözleşmelerine eklenirken; iş sözleşmesini haksız bir şekilde fesheden tarafın cezai şart ödemesi kararlaştırılabileceği gibi sözleşmeyle öngörülen süreden önce haksız fesih durumunda sözleşmeyi fesheden tarafın cezai şart ödemesi konusunda da anlaşılabilir. Ancak sözleşmelere eklenen cezai şartlarda ekonomik yönden zayıf olan işçi aleyhine ağır cezai şartların koyulmasının önüne geçebilmek için cezai şartlara sınırlar getirilmiştir.

İş sözleşmelerine eklenen cezai şartların geçerlilik koşulları;

İş sözleşmelerinde cezai şartın geçerli olabilmesi için;

1. Sadece işçi aleyhine cezai şart koyulmaması,

2. İş sözleşmelerinde cezai şartların ölçülü olması,

3. İş sözleşmesinin süresinden önce feshedilmesi durumunda sözleşmelere eklenen cezai şartlarda sözleşme belirli süreli olmalıdır.

Cezai şart işçi ve işveren için iki taraflı olarak düzenlenebilir ve işçi aleyhine kararlaştırılan cezai şart işveren aleyhine kararlaştırılandan daha fazla olamaz. Sadece işçi aleyhine yaptırım doğuran cezai şart hükümleri geçersiz kabul edilirken, işçi yararına sözleşmeye eklenen cezai şartlar ise geçerli olabiliyor.

Cezai şart, cezai şartın sözleşmenin gereği gibi yapılmaması durumunda ortaya çıkacak zarardan bağımsız olarak talep edilebilir. Cezai şartın genel hukuk kaidelerine ve kanuna aykırı olmaması gerekir.

Cezai şart nasıl talep edilir?

İş sözleşmelerine eklenen cezai şartlar, iş mahkemelerinde açılacak dava ile talep edilebilir. Sözleşmelerdeki cezai şartlar ayrı bir dava ile talep edilebileceği gibi işçilik alacağına konu olduğu için işçi lehine kıdem, ihbar tazminatı ve fazla mesai alacaklarına ilişkin açılan davada da talep edilebilir.

Hangi durumlarda iş sözleşmelerine cezai şartlar eklenebilir?

Belirsiz süreli iş sözleşmelerinde, sözleşmenin süresinden önce fesih koşuluna bağlı cezai şart geçerli değildir. Asgari süreli iş sözleşmelerinde kararlaştırılan cezai şartlar ise esasen iş sözleşmesinin taraflarca haksız feshini önlemeye yöneliktir.

İşverenler, çalışanlarına yurt içinde ve yurt dışında mesleki eğitim sağlayabilir. Sağlanan bu mesleki eğitim sonucunda, alanındaki uzmanlığı artan işçinin belirli bir süre boyunca kendi bünyesinde çalışması işverenlerce beklenecektir. Böyle bir durumda iş sözleşmesine işçi aleyhine tek taraflı eğitim giderlerinin karşılığı kadar cezai şart hükmü eklemek mümkündür.

Sonuç

Sonuç olarak iş sözleşmelerinde cezai şart kararlaştırılabilir ve iş sözleşmelerine cezai şart eklenebilmesi için, İş sözleşmelerine eklenen cezai şartlar, işvereni ortaya çıkan zararların ispatından kurtarabileceği gibi, işçiye de birtakım güvenceler sağlar. İş sözleşmelerine eklenen cezai şartların, işçinin ekonomik anlamda mahvına sebebiyet vermeyecek şekilde olması gerekir.

Av. Osman Talha YILDIZ

Makaleler
Ayıplı Mal Davası Nasıl Açılır?

Vatandaşlar ihtiyaçlarını gidermek için birçok alanda ürün almakta ve bu ürünler kimi zaman kusurlu çıkabilmektedir. Bu kusurlar (ayıplar), ürüne fiziki olarak bakıldığında (kırık, çizik gibi ayıpların) gözle fark edilebileceği gibi, tüketiciler tarafından ilk satın alındığında fark edilemeyen gizli ayıplar da olabilir. Bu noktada tüketiciler tarafından bir ürünün ayıp nedeniyle geri verilip, verilemeyeceği yahut ürünün bir diğeri ile değiştirip değiştirilemeyeceği merak konusu olmaktadır. Tüketici tarafından satın alınan bir malın ayıplı çıkması sonucunda ayıplı mal davası açılabilir.

Ayıplı mal davasının nasıl açılacağını açıklamadan önce ayıplı malın ne olduğundan ve hangi malların ‘ayıplı mal’ olarak nitelendirilebileceğinden bahsedelim. Ayıplı mal, malın tüketiciye teslimi anında, taraflarca kararlaştırılmış olan örnek ya da modele uygun olmaması ya da objektif olarak sahip olması gereken özellikleri taşımaması nedeniyle sözleşmeye aykırı olan maldır. Ambalajında, etiketinde, tanıtma ve kullanma kılavuzunda, internet portalında ya da reklam ve ilanlarında ayıp bulunan v.b. gibi mallar da ayıplı olarak kabul edilir.

Tüketiciye satılan ayıplı maldan kim sorumludur?

Satıcı, ayıplı olarak satılan malın ayıbından sorumludur. Satıcı, malı satış sözleşmesine uygun olarak tüketiciye teslim etmekle yükümlüdür. Ancak satıcı ayıplı malın kendisinden kaynaklanmayan nedenlerle ayıplı olduğunu ispatladığı takdirde ayıplı maldan sorumlu olmaz. Tüketici tarafından satın alınan ve malın teslim tarihinden itibaren altı ay içinde ortaya çıkan ayıpların, teslim tarihinde var olduğu kabul edilir. Ancak tüketicinin, sözleşmenin kurulduğu tarihte ayıptan haberdar olduğu hâllerde, sözleşmeye aykırılık söz konusu olmaz.

Satın alınan bir malın ayıplı çıkması durumunda tüketicinin hakları nelerdir?

Malın ayıplı olduğunun anlaşılması durumunda tüketici şu seçimlik hakları kullanabilir;

1) Satılanı geri vererek (iade ederek) sözleşmeden dönebilir.

2) Satılanı alıkoyup malın ayıbı oranında satış bedelinden indirim isteyebilir.

3) Satılanın ücretsiz onarılmasını isteyebilir.

4) Satılanın ayıpsız bir misli ile değiştirilmesini isteme, seçimlik haklarından birini kullanabilir. Satıcı, tüketicinin tercih ettiği bu talebi yerine getirmekle yükümlüdür.

Tüketici, bu haklardan hangisini isterse onu kullanmakta serbesttir. Tüketici, bunların dışında tazminat isteme hakkını her zaman kullanabilir. Burada önemli olan satıcının, maldan kaynaklanan ayıpları kabul etmesidir.

Tüketici tarafından, ücretsiz onarım veya malın ayıpsız misli ile değiştirilmesi haklarından birinin seçilmesi durumunda bu talebin tüketici tarafından satıcıya, üreticiye veya ithalatçıya bildirilmesinden itibaren azami otuz iş günü, konut ve tatil amaçlı taşınmazlarda ise altmış iş günü içinde yerine getirilmesi zorunludur.

Satıcının ayıplı bir mal nedeniyle sorumluluğu, ‘ayıp daha sonra ortaya çıkmış olsa bile’ malın tüketiciye teslim tarihinden itibaren iki yıldır. Bu süre konut veya tatil amaçlı taşınmaz mallarda taşınmazın teslim tarihinden itibaren beş yıldır.

Son olarak ayıplı mal davası açmak isteyen tüketiciler, satıcıya karşı yazılı olarak malın ayıplı olduğu ihbarı yaparak, yukarıda sayılan seçimlik haklardan birini kullanmasına rağmen satıcı bu talebi yerine getirmezse tüketiciler, başvurunun maddi değerine göre, tüketici hakem heyetine başvuru yapabilir ya da satıcıya karşı mahkemede alacak davası açarak alacağını talep edebilir. Malın değerine göre yetkili mahkeme değişiklik gösterir. Tüketici hakem heyetlerine yapılan başvurularda değeri 11.330 liranın altında bulunan uyuşmazlıklarda tüketici hakem heyetleri; bu değerin üstünde bulunan uyuşmazlıklarda ise tüketici mahkemeleri yetkilidir.

Av. Osman Talha YILDIZ

Makaleler
Veraset İlamı Nedir?

Bireyin vefatının ardından mirasçıların belirlenmesi ve mirastan alacakları payı belirten resmî belge veraset ilamı belgesidir. İnsanlar yaşamı boyunca bir takım mallar edinir ve vefat ettikten sonra taşınır ve taşınmaz malları mirasçılarına kalır. Kanun hükümleri çerçevesince mirasçıların miras bırakandan kalan mallara yönelik hisse oranları birbirinden farklılık gösterir.

Miras bırakanın ölümü ile birlikte murisin malları, bir bütün olarak mirasçılara intikal eder. Mirasçılara kalan mallarda, hangi mirasçının ne kadar miras payına hak kazandığının belirlenmesi için mirasçılık belgesi alınmalıdır. İşte bu belgeye veraset ilamı adı verilir.

Veraset İlamı (Mirasçılık Belgesi) nasıl alınır?

Veraset ilamı belgesi çıkarmanın iki yolu vardır. İlki noter kanalıyla diğeri ise Sulh Hukuk Mahkemesi yoluyla çıkarılmasıdır. Veraset ilamına noter aracılığıyla başvuru yapılması halinde Noter aynı gün içerisinde veraset ilamını hazırlayarak ilgili kişiye verir. Ancak veraset ilamı belgesinin alınabilmesi için bazı hususların tamamlanması gerekir.

Veraset ilamı çıkartmak isteyen mirasçıların; kendi kimlikleri, miras bırakanın ölüm belgesi ve dilekçe ile mahkeme ya da notere başvuru yapması gerekir.

Veraset ilamı, miras bırakanın ölümü ile mirasçıların talebi üzerine yetkili merci tarafından verilen ve bu sıfatla tereke üzerinde tasarrufta bulunulmasına yarayan bir belgedir. Mirasçılık belgesi Sulh Hukuk Mahkemesi’nden talep edilebileceği gibi, mirasçılar tarafından noterlerden ya da e-devlet üzerinden de alınabilir.

Ölüme bağlı tasarruflardan olan vasiyetname v.b. gibi yöntemlerle miras paylaşımı yapılmadığı durumlarda ise, noter ya da mahkeme tarafından alınan veraset ilamında mirasçıların ismi ve ne kadar miras payı olduğu yazılıdır.

Miras kalan malların intikali nasıl yapılır?

Mirasçılar, veraset ilamını aldıktan sonra, taşınmaz mallar için taşınmazın bulunduğu yer belediyesinden, taşınmazın rayiç bedel belgesini alması gerekir. Miras bırakanın banka hesabında bulunan meblağın aktarılması, taşınır ve taşınmaz malların intikalinin yapılması için veraset ve intikal vergisi ödenmelidir. Veraset ve intikal vergisi ödendikten sonra vergi dairesinden alacak ve borcun olmadığına dair belge ile veraset intikali işlemleri yapılabilir.

Miras bırakanın ölümü sonrasında mirasçılar tarafından miras intikali yapılacağı zaman mirasçılık belgesi çıkarılabilir. Veraset ilamı miras bırakanın ölümünden hemen sonra çıkarılması gerekmez, her zaman çıkarılabilir.

Veraset ilamı hangi mahkemeden alınır?

Veraset ilamı yani mirasçılık belgesi çıkartmak isteyen mirasçılar, “miras bırakanın ölümünden önce ikamet etmekte olduğu” son yerleşim yerinin bağlı bulunduğu yer sulh hukuk mahkemesine bir dilekçe ile başvurması gerekir.

Murisin, intikali gereken bir malının olmaması durumunda ise, mirasçılarının veraset ilamı yani mirasçılık belgesi çıkartması gerekmez. Miras bırakan kişinin, hiçbir mal varlığı olmaması ancak borçlarının olması durumunda miras bırakanın öldüğü tarihten itibaren mirasçılarının 3 ay içinde reddi miras yapması gerekir. Bu husus çok önemli olmakla birlikte, 3 ay içinde reddi miras yapılmadığı takdirde, ölenin borçları aynı şekilde mirasçıya geçer ve mirasçılar bu borçlardan sorumlu hale gelir.

Av. Osman Talha YILDIZ

Makaleler
Tüketici Sözleşmelerinde Haksız Şartlar

Günümüzde ihtiyaçlarını gidermek isteyen vatandaşlar özellikle teknoloji, mobilya ve birçok alanda ürün almak için sözleşmeler yapıyor. Kimi zaman okumadan geçtiğimiz bu sözleşmeler aslında oldukça önem arz ediyor.  Yapılan bu sözleşmeler sonucunda tüketici sözleşmelerine, tüketicinin bilgisi dışında eklenen maddeler zaman zaman mağduriyetlere yol açıyor. İşte bu mağduriyetlerin önüne geçilmesi adına vatandaşlar hukuki alanda dava sürecini başlatabiliyor. Peki, Tüketici Sözleşmelerinde Haksız Şartlar nelerdir?

Tüketici sözleşmelerinde düzenlenen haksız şartlar dediğimiz zaman akla gelmesi gereken; tüketiciye herhangi bir bilgi vermeksizin, tüketici ile yapılan sözleşmeye eklenen ve tarafların sözleşmeden doğan hak ve yükümlülükleri dürüstlük kuralına aykırı biçimde ilave edilen, tüketici aleyhine sonuç doğuran sözleşme şartları’dır.

Haksız Şartlar; Tüketici ile görüşmeden, bilgi verilmeden taraflar arasında yapılan sözleşmeler ve tüketici ile (tüketici ile mesleki ve ticari amaçla hareket eden kişi arasında) yapılan sözleşmelerde bulunan şartlardır.

Tarafların hak ve yükümlülüklerini dürüstlük kuralına aykırı olacak şekilde, tüketici aleyhine dengesizliğe yol açan sözleşmelerin varlığı halinde tüketici sözleşmelerinde haksız şartların varlığı kabul edilir ve sözleşme yazılmamış sayılır.

Türk Borçlar Kanunu, haksız şartların varlığı halinde sözleşmenin hiç yazılmamış sayılacağını kabul etmiştir. Tüketici’nin Korunması Hakkında Kanun ise tüketici ile akdedilen sözleşmelerde yer alan haksız şartların kesin olarak hükümsüz olacağını, ancak sözleşmede haksız şartlar dışındaki hükümleri geçerliliğini koruyacağı ifade edilmiştir. Bu durumda sözleşmeyi düzenleyen taraf, sözleşmede bulunan ve kesin olarak hükümsüz sayılan şartlar olmasaydı haksız şartlar dışında kalan diğer hükümlerle sözleşmeyi yapmayacak olduğunu da ileri süremez.

Sözleşmeden doğan haksız şartlar, tüketiciyi ilgilendiren bir konu olması halinde tüketicinin korunması hakkında kanun ile çözüme kavuşturulur. Ancak, bu kanunda düzenleme yoksa anlaşmazlık, genel hükümlere göre sonuçlandırılır.

Sözleşmeye dâhil edilen ve tarafların sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerinde dürüstlük kuralına aykırı düşecek biçimde tüketici aleyhine dengesizliğe yol açan sözleşme şartlarının varlığı halinde;

Bir sözleşme şartı önceden hazırlanmış ve sözleşmede yer alması halinde tüketici sözleşme içeriğine etki edemiyorsa, sözleşmede bulunan haksız şartın tüketiciyle müzakere edilmediği kabul edilir.

Sözleşmeyi düzenleyen taraf, bir şartın tüketici ile müzakere edildiğini iddia ediyorsa bunu ispatla yükümlüdür. Sözleşme şartlarının yazılı olması hâlinde, tüketicinin anlayabileceği açık ve anlaşılır bir dilin kullanılmış olması gerekir.

Sözleşmede yer alan bir hükmün açık ve anlaşılır olmaması hâlinde; birden çok anlama gelen veya anlaşılması güç olan hükümler, tüketici lehine yorumlanır.

Sözleşme şartlarının haksızlığının takdirinde, bu şartlar açık ve anlaşılır bir dille yazılmış olmalıdır. Aksi takdirde, hem sözleşmeden doğan edimler arasındaki denge, hem de mal veya hizmetin piyasa değeri ile sözleşmede belirlenen fiyat arasındaki dengeye ilişkin bir değerlendirme yapılamaz.

Av. Osman Talha YILDIZ

Makaleler
Sigortasız İşçi Çalıştırmanın Cezası Nedir?

Bilindiği üzere sigortalı çalışmak, ülkemizde pek çok faydayı beraberinde getirir. Vatandaşlar için bir güvence olan Sosyal Güvenlik Sigortası, karşılaşılacak risklere karşı bir kalkan görevi görür. Örneğin, sigortalı olmak, iş kazalarına karşı, meslek hastalıklarına karşı ödenek vererek güvence sağladığı gibi emeklilik koşullarını sağlamaları halinde çalışanlara emekli aylığı gibi birçok yarar sağlar. Özellikle Koronavirüs döneminde evden çalışmanın da etkisiyle iş verenler, giderlerin azalması ve kar elde etme amacıyla işçileri sigortasız çalıştırma yoluna gitti. Bu durum karşısında sigortasız çalışan işçiler, sigortasız işçi çalıştıran işverenlere ne gibi cezalar uygulanacağı ve sigortasız işçi çalıştırmanın cezası nedir sorularını merak ediyor.

Bu zorlu pandemi süreci ile birlikte işverenler, masrafları azaltmak ve kar elde etmek amacıyla sigortasız işçi çalıştırma yoluna gitti. Sigortasız bir şekilde işçi çalıştıran işverenler için ağır cezai yaptırımlar bulunuyor. Bir yıl boyunca sigortasız işçi çalıştıran işverenlerin brüt asgari ücretin 38 katına kadar ceza ödemesi gerekiyor.

1) Bilânço esasına göre defter tutmakla yükümlü olanlara sigortasız işçi çalıştırdığından dolayı (1yıl ve 1 çalışan için) 38 asgari Ücret ceza verilir.

2) Diğer defterleri tutmakla yükümlü olanlara sigortasız işçi çalıştırdığından dolayı (1 yıl ve 1 çalışan) 32 asgari Ücret ceza verilir.

3) Defter tutmakla yükümlü olmayanlara sigortasız işçi çalıştırdığından dolayı (1 yıl ve 1 çalışan için) 29 asgari Ücret ceza verilir ve gecikme cezaları eklenir.

Sigortasız işçi çalıştıran işverenlere işe giriş bildirgesi vermediği gerekçesiyle 2 asgari ücret kadar ceza verilir. İşverenlerin, sigortasız çalışan işçiyi aylık prim hizmet belgesinde göstermediği her ay için 2 asgari ücret daha ceza verilir. İşçinin ücreti, ücret bordrosunda gösterilmediği için de yarım asgari ücret ceza verilir. İşverenlerin, defter kaydetmediği her ay için de yarım asgari ücret ceza kesilir. Ayrıca İşçiye ödenen maaşın, bankaya yatırılmayıp elden verildiği gerekçesiyle de ceza uygulanır.

İşçi, çalıştığı kurumda işveren tarafından sigortasız olarak çalıştırıldığını iddia edip, hizmet tespit davası açarak iddiasını ispatlaması durumunda, kıdem ve ihbar tazminatı almaya da hak kazanır. İşçinin ödenmeyen sigorta primleri de, gecikmiş faizi ile birlikte işverenler tarafından ödenir.

Sigortasız çalışmanın olumsuz sonuçları

Sigortasız çalışan işçiler, Genel Sağlık Sigortası (GSS) primlerini kendileri ödemek zorunda kalırlar. Sigortalı olarak çalışan işçilerin iş kazası geçirmesi durumunda kendisine, ailesine bağlanacak maaş sigortasız çalıştıran işverenden tahsil edilir ancak, sigortasız çalışan işçilerin, çalıştıkları iş yerlerinde iş kazası sonucu yaralanmaları ya da ölmeleri halinde veya meslek hastalığına yakalanmaları durumlarında, geçici iş göremezlik ödeneği adı altında ödenen (rapor ücreti) veya sürekli iş göremezlik halinde ödenecek ücretten yararlanamazlar. İşçilerin, işten çıkarılmaları halinde işsizlik maaşı alamazlar. İşten ayrılmaları halinde ise kıdem ve ihbar tazminatı talep edemezler ve yıllık izin, haftalık izin, doğum izni gibi haklardan faydalanamazlar.

Sigortasız çalışan işçiler, işvereni ALO 170 Çalışma Hayatı İletişim Merkezi’ni arayarak ya da online yolla şikayet edebileceği gibi; Sosyal Güvenlik Kurumları’na gidilerek şikayet dilekçesiyle de başvuru yapılabilir.

Sigortasız çalışan işçiler hangi davayı açabilir?

İşçiler, iş mahkemelerinde hizmet tespit davası açarak, sigortasız olarak çalıştırıldığını ve çalıştığı süre boyunca sigortasının yapılmadığının tespitini isteyebilir. amacıyla İşçinin, işten ayrıldığı senenin bitiminden itibaren başlamak üzere 5 yıllık sürede hizmet tespit davasını açması gerekir.

Hizmet tespit davası açarken, işçinin elinde, sigortasız çalıştırıldığı dönemlere ait maaş ödemesini ispat edecek belgelerin, işe giriş – çıkış saatlerini gösteren belgelerin ve en önemlisi işçinin, o iş yerinde çalıştığına dair tanıklarının olması davayı kazanmak için önemli delillerdir.

Av. Osman Talha YILDIZ

Makaleler
Aşı veya PCR Testini Reddeden İşçiler İşten Çıkartılabilir mi?

Tüm dünyada etkisini gösteren Korona virüs salgınının beraberinde getirdiği ve ülkemizde de kullanılmaya başlanan aşılar, zorunlu aşı tartışmalarını tüm kamuoyunun gündemine getirdi. Korona virüsle mücadele de etkili yöntemlerden biri olan aşı karşısında, birçok kişi daha tam olarak aşının etkisinin ve koruyuculuğunun tam olmadığı, hatta ve hatta aşının, yaptıranlara zarar verdiği gerekçeleriyle Korona virüs aşısına şüpheyle yaklaşmakta ve aşı olmayı reddetmektedirler.

Ancak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından yayımlanan genelge ile, aşı olmayan işçilerin PCR testi yaptırması gerektiği belirtiliyor. Çalışan ve aşı ya da PCR testi yaptırmak istemeyen vatandaşlar; işverenler tarafından işten çıkartılıyor. Peki ya iş sözleşmesi işverence fesih edilen işçilerin bu durum karşısında ne gibi hakları mevcuttur? PCR testi zorunlu mu? İşçiler bu durum karşısında ne yapmalı? İşverenler PCR testi yaptırmak istemeyen işçileri, işten çıkartabilecek mi? Bu haftaki makalemizde, aşı olmak istemeyen ve PCR testini reddeden işçilerin, işverenler tarafından işten çıkartılması sorunu üzerinde duracağız.

Genelge Kapsamında Aşı ve PCR Testi Uygulaması

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından yayımlanan genelgede işyeri veya işverenler tarafından, zorunlu olarak haftada bir kez PCR testi yaptırmaları işçilerden istenebilecek şeklinde belirtilmiştir. Yani isteyen işverenler, işyerlerinde PCR testini zorunlu tutabilecek. Tüm mesleklerde çalışan işçiler için işveren, haftada bir kez işçinin zorunlu PCR testi yaptırmasını isteyebilecek.

Covid-19 hastalığı geçiren ve 6 aylık bağışıklık süresi içinde olan işçilerin, bu süre zarfında test yaptırmalarına gerek yoktur. İşverenler, tek doz aşı yaptırmış olsalar bile çalışanlardan PCR testi isteyebilir. İşverenler, işçilerden aşı olduğuna veya aşılarını tamamladığına ilişkin belgeleri kişisel verilerin korunması kanunu kapsamında talep edebilir.

İşverenler, İş Sağlığı ve Güvenliği kapsamında aşı olmayan ya da aşılarını tamamlamayan işçileri, işyerinde karşılaşabilecekleri risk ve tedbirler konusunda yazılı olarak uyaracak. Peki ya aşı olmayı reddeden işçiler işten çıkartılabilir mi?

Aşıyı reddeden işçiler işten çıkartılabilir mi?

Aşı olmayan işçilerin hem işyerinin hem de diğer çalışanların genel sağlığını tehlikeye sokmaması açısından, işverenler tarafından yazılı olarak uyarılması gerekir.

İş yerlerinde aşı olmayıp, PCR testi de yaptırmayan ve korona virüs hastalığına yakalanan işçilerin, genel sağlığın korunması için çalıştırılmayacağı, ücretinde değişiklik olacağı, iş sözleşmesinin feshedilebileceği hususlarında işverenin işçiyi yazılı olarak uyarması gerekiyor.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın yayımladığı genelge kapsamında zorunlu PCR testi uygulamasının nedeni ise; “Korona virüs aşısı tamamlanmamış işçilerin, işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanmasını zorlaştırmasıdır. Bir işçinin Korona virüs testinin pozitif çıkması sonucu diğer işçilerin sağlık şartlarını zora sokacak ve çalışma düzeninin bozulması sonuçlarını doğuracaktır.

Aşı olmanın zorunlu olmadığı gibi, PCR testi yaptırmak da zorunlu değildir. İşçiden PCR testi istemek, genelge kapsamında işverenin isteğine bağlı tutulmuştur. İşveren test yaptırmayan işçiyi işten çıkartamaz. Ancak, işveren, iş yerinde çalışan bütün işçilere PCR testi yaptırmaları hususunda talepte bulunursa, işçilerin bu PCR testlerini zorunlu olarak yaptırması gerektiğinden hem aşı olmayan hem de test yaptırmayan işçinin iş sözleşmesi işveren tarafından feshedilebilir.

Kanuni Düzenlemeler, Yasal Dayanağı ve Yasadaki Karşılığı

Anayasamızın 17. maddesinde düzenlenen tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz. Kişinin rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz. Şeklindedir. Zorunlu olarak yapılması öngörülen aşı uygulaması tam anlamıyla Anayasa’ya ve Umumî Hıfzıssıhha Kanunu’nda yer alan 282. maddesine aykırı olduğu için değil, zorunlu aşı uygulaması için dayanak gösterilen Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun yeterli olmadığı içindir.

Zorunlu aşı uygulamasına karşı getirilen temel dayanak; aşının bir tıbbi müdahale olması ve kişinin rıza göstermeden yapılan tıbbi müdahalelerin de kişinin vücut bütünlüğü ve kişi dokunulmazlığını ihlal etmekte olduğu için zorunlu aşı uygulaması hukuka aykırıdır.

Anayasa Mahkemesi de zorunlu aşı uygulaması nedeniyle yapılan başvuruları Anayasa’nın “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” başlıklı 17. maddesini ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin “Özel Hayata ve Aile Hayatına Saygı Hakkı” başlıklı 8. maddesi üzerinden değerlendirmektedir. Anayasa’nın 17. Maddesine göre  “herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.” Yine aynı maddenin devamında “tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz” Vücut bütünlüğü ve dokunulmazlığı hakkı kişinin en temel haklarındandır.

Türkiye’de temel hak ve özgürlükler Anayasa’nın “Temel Hak ve Hürriyetlerin Sınırlandırılması” başlıklı 13. maddesi ile anayasal güvence altına alınmıştır. Bu maddede “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” Bu nedenle getirilecek bir zorunlu korona virüs aşısı düzenlemesinin de bu maddeye aykırı olarak düzenlenmemesi gerekir. Zorunlu aşı uygulamasını Anayasa’nın 13. Maddesine göre Hakkın Özüne Dokunmama, Hakkın Yalnızca Kanunla Sınırlandırılması, Ölçülülük İlkesi gibi durumlarla sınırlandırılabilir.

Sonuç olarak, Korona virüs ile mücadele kapsamında çıkartılan (maske takma zorunluluğu, sokağa çıkma yasağı, aşı zorunluluğu gibi) uygulamaların, genelgeler ile düzenlenmesi Anayasa’ya ve hukuka aykırıdır. Korona virüsle mücadele kapsamında yapılan aşı uygulaması zorunlu duruma gelecek ise düzenlemenin kanun ile yapılması gerekir. Meclis tarafından çıkartılacak olan kanunda; aşının kim tarafından yapılacağı, nasıl uygulanacağı ve ne şekilde yapılacağı gibi hususlar açıkça yazmalıdır. Vatandaşların aşı olmayı reddetmesi halinde ne tür müeyyideler uygulanacağı açıkça belirlenmelidir. Ancak bu usuller ile getirilen bir yasal düzenleme Anayasa’ya ve kanuna uygun olacaktır.

Av. Osman Talha YILDIZ

Makaleler
Kira Tespit Davası Nasıl Açılır?

Günümüzde yaşanan en büyük problemlerden birisi de ev sahibiyle kiracı arasında yaşanan kira anlaşmazlıklarıdır. Ev sahibi ile kiracı arasında çıkan anlaşmazlıklardan bir tanesi de eski kiracının uzun yıllar oturması sonucunda ortaya çıkan kira bedelinin ev sahiplerine düşük gelmesi sebebiyle açılan kira tespit davalarıdır. Bir diğeri ise kira bedellerinin fahiş fiyatlarda olması sebebiyle kiracılar tarafından açılan kira tespit davalarıdır. Bu nedenle hem ev sahipleri hem de kiracılar zaman zaman mağdur olmakta ve bu mağduriyeti giderebilmek adına taraflarca kira tespit davaları açılmaktadır. Peki nedir bu kira tespit davaları?

Şartları nelerdir?

Kira bedelinin kiracıya fazla, kiraya verene düşük gelmesi sonucunda açılan kira tespit davaları, taraflar arasındaki ihtilafların önüne geçmek ve kira bedelinin hakkaniyetli olarak belirlenmesi amacıyla açılan davalardır. Kiracı ile kiraya veren arasında çıkan anlaşmazlıklar sonucunda açılan kira tespit davalarının ilk şartı, taraflar arasında kira sözleşmesinin varlığıdır. Taraflar arasında yapılan kira sözleşmeleri yazılı olarak yapılabileceği gibi, sözlü olarak da yapılabilir ancak; kira sözleşmelerinin yazılı olarak yapılması, bu tür davalarda ispat açısından kolaylık sağlar. Bir diğer şart ise dava açan tarafın, dava açmakta hukuki yararının bulunmasıdır. Kira bedelinin ne şekilde artırılacağına dair, taraflar arasında yasal sınırlar içerisinde yapılmış bir anlaşmanın varlığında, kira tespit davası açmakta hukuki yarar yoktur. Yani kira tespit davası açmak için kiracı ile ev sahibi arasında yapılan kira sözleşmesinde, kira artış oranının ne şekilde belirleneceğine dair bir anlaşma yok ise kira tespit davası açmakta hukuki yarar bulunur.

Kira bedelinin yeniden belirlenmesini isteyen taraflar, Türk Borçlar Kanunu’nun 344. Maddesinde yer alan kira bedelinin belirlenmesi hükmü gereğince dava açabilirler.

Tarafların yenilenen kira dönemlerinde uygulanacak kira bedeline ilişkin anlaşmaları, bir önceki kira yılında tüketici fiyat endeksindeki on iki aylık ortalamalara göre değişim oranını geçmemek koşuluyla geçerlidir. Bu kural, bir yıldan daha uzun süreli kira sözleşmelerinde de uygulanır. Taraflarca bu konuda bir anlaşma yapılmamışsa, kira bedeli, bir önceki kira yılının tüketici fiyat endeksindeki on iki aylık ortalamalara göre değişim oranını geçmemek koşuluyla hâkim tarafından, kiralananın durumu göz önüne alınarak hakkaniyete göre belirlenir.

Maddeler halinde özetlemek gerekirse;

1. Taraflar arasında yapılan kira sözleşmeleri bu tür davalarda delil niteliğindedir.

2. Fahiş olarak artırılan kiralara karşı kira tespit davası açılabilir.

3. Tüketici fiyat endeksi altında kira alan ev sahipleri keza bu davayı açabilir.

4. Tarafların, bu davayı açmakta hukuki yararı olmalıdır.

5. Beş yıldan uzun süreli veya beş yıl geçmesiyle yenilenen kira sözleşmelerinde, kira bedeli, hakim tarafından hakkaniyete uygun biçimde belirlenir.

Kira bedelinin bölgede bulunan konut ortalama fiyatlarının altında kalması sonucunda kiraya veren, kira başlangıç tarihi üzerinden 5 yıl geçmesi ile kira tespit davası açabilir ve kira bedelinin artırılmasını isteyebilir. Kiraya veren ayrıca, kiranın 10 yıllık sözleşme uzama süresinin dolması ile kiracının tahliyesini talep edebilir.

Konut kiraları zamları, 12 aylık ortalama Tüketici Fiyat Endeksi’ne göre belirlenir. Kiraya veren bu oranın üzerinde zam yapamaz. Ancak, 5 yıl sonunda kira tespit davası açabilir. Kira tespit davalarında kiraya veren; kiracının bölgede bulunan konut ortalamasının altında kira ödemesini sebep göstererek, kira tespit davası açabilir. Bu durumda kira bedeli, emsal kira bedelleri baz alınarak yeniden belirlenir.

Av. Osman Talha YILDIZ

Makaleler
Belirsiz Alacak Davası Nedir ve Nasıl Açılır?

Alacak ifadesi; bir borç ilişkisinde alacaklının borçlu olan kişi veya kişilerden tahsil edilecek olan mal, para veya sair şeyleri ifade eder. Zaman zaman alacaklının iyi niyeti borçlular tarafından su istimal edilerek alacaklılar zarara uğratılmakta ve bu kişiler hukuki olarak alacaklarını tahsil etme yoluna giderler. İşte bu yollardan biriside belirsiz alacak davasıdır.

Belirsiz alacak davası nedir?

Alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyemeyen alacaklılar, belirsiz alacak davası açarlar. Yani alacak davası açmak isteyen kişiler, alacak miktarının tam olarak belli olmaması durumunda başvurması gereken yola belirsiz alacak davası adı verilir.

Belirsiz alacak davası açıldıktan sonra, davanın ilerleyen aşamalarında alacaklı taraf, karşı taraftan ya da mahkeme aracılığı ile bilgi alarak alacağın belirli hale gelmesini sağlar. Bunun sonucunda açılan belirsiz alacak davasının alacak miktarı ve değeri belirli hale gelir.

Kanun maddesindeki yeri

“Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.

Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olduğunda, hâkim tarafından tahkikat sona ermeden verilecek iki haftalık kesin süre içinde davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın talebini tam ve kesin olarak belirleyebilir. Aksi takdirde dava, talep sonucunda belirtilen miktar veya değer üzerinden görülüp karara bağlanır.”

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 107. Maddesi alacaklı tarafın, davanın açıldığı tarihte alacak miktarının ve değerinin tam olarak belirlenebilmesinin beklenemeyeceği ya da bunun imkânsız olduğu durumlarda, alacağın asgari değerini belirtmek suretiyle alacak davası açma imkanı tanımıştır.

Alacak miktarının tutarını belirleyemeyen alacaklının, alacağın belirlenen asgari miktar üzerinden harç yatırarak dava açması; dava açıldıktan sonra mahkemenin belirlediği harç miktarı üzerinden eksik harcı tamamlayarak talebini artırması ile belirsiz alacak davası açabilir.

HMK 107. Maddesi hükmü gereğince, alacak davası açıldığı tarihte davanın değerini tam ve kesin bir şekilde belirleme imkanı yoksa dava, belirsiz alacak davası olarak açılabilir. Davacı, dava açmaktaki talebini tespit edip; alacak miktarını tam olarak belirleyememesinden kaynaklı bu davayı belirsiz alacak davası olarak açar.

Örneğin; bilirkişi incelemesi sonucunda tespit edilecek olan zarar miktarı bakımından öncelikle söz konusu davanın açılmış olması gerekir. Dava açacak olan kişinin ne kadar alacağı olduğunu belirleyip dava açabilmesi için öncelikle yargılamanın başlayıp, alacak miktarının belirlenebilmesi gerekir.

Belirsiz alacak davası nasıl açılır?

Açılacak olan davanın miktarı davacı tarafından tespit edilebiliyorsa davanın kısmi dava olarak açılması gerekir. Örnek vermek gerekirse işçinin kıdem tazminatı, yıllık izin alacakları v.b. belirlenebilir nitelikte olan, işçi tarafından hesaplanması kolay ve tespit edilebilen alacaklardır. Ancak işçinin fazla mesaiden kaynaklı alacağı mahkemece özel hesaplama gerektireceği ve uzman bilirkişi marifetiyle hesaplanabileceğinden bu tür alacaklar belirsiz alacak davası olarak açılabilir.

Belirsiz alacak davası açılabilmesi için, alacak miktarının alacaklı tarafından, tamamı belirtilmese bile tespit edebildiği bir miktarı belirterek dava açması gerekir.

Dava dilekçesinde, belirsiz alacak davası açarken, açılacak olan davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığının belirtilmesi gerekir. Dava dilekçesinde “belirsiz alacak olarak açıldığı belirtilmeyen dava, kısmi dava olarak görülecektir.

Belirsiz alacak davası açan davacı, iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın ve ıslaha gerek duymadan dava değerinin belli olması ile davadaki talebinin artırılmasını, bir dilekçe ile isteyebilir.

This function has been disabled for Avukat Osman Talha Yıldız.

Yardıma mı ihtiyacınız var?