29 Ocak 2022

Makaleler
Sigortasız İşçi Çalıştırmanın Cezası Nedir?

Bilindiği üzere sigortalı çalışmak, ülkemizde pek çok faydayı beraberinde getirir. Vatandaşlar için bir güvence olan Sosyal Güvenlik Sigortası, karşılaşılacak risklere karşı bir kalkan görevi görür. Örneğin, sigortalı olmak, iş kazalarına karşı, meslek hastalıklarına karşı ödenek vererek güvence sağladığı gibi emeklilik koşullarını sağlamaları halinde çalışanlara emekli aylığı gibi birçok yarar sağlar. Özellikle Koronavirüs döneminde evden çalışmanın da etkisiyle iş verenler, giderlerin azalması ve kar elde etme amacıyla işçileri sigortasız çalıştırma yoluna gitti. Bu durum karşısında sigortasız çalışan işçiler, sigortasız işçi çalıştıran işverenlere ne gibi cezalar uygulanacağı ve sigortasız işçi çalıştırmanın cezası nedir sorularını merak ediyor.

Bu zorlu pandemi süreci ile birlikte işverenler, masrafları azaltmak ve kar elde etmek amacıyla sigortasız işçi çalıştırma yoluna gitti. Sigortasız bir şekilde işçi çalıştıran işverenler için ağır cezai yaptırımlar bulunuyor. Bir yıl boyunca sigortasız işçi çalıştıran işverenlerin brüt asgari ücretin 38 katına kadar ceza ödemesi gerekiyor.

1) Bilânço esasına göre defter tutmakla yükümlü olanlara sigortasız işçi çalıştırdığından dolayı (1yıl ve 1 çalışan için) 38 asgari Ücret ceza verilir.

2) Diğer defterleri tutmakla yükümlü olanlara sigortasız işçi çalıştırdığından dolayı (1 yıl ve 1 çalışan) 32 asgari Ücret ceza verilir.

3) Defter tutmakla yükümlü olmayanlara sigortasız işçi çalıştırdığından dolayı (1 yıl ve 1 çalışan için) 29 asgari Ücret ceza verilir ve gecikme cezaları eklenir.

Sigortasız işçi çalıştıran işverenlere işe giriş bildirgesi vermediği gerekçesiyle 2 asgari ücret kadar ceza verilir. İşverenlerin, sigortasız çalışan işçiyi aylık prim hizmet belgesinde göstermediği her ay için 2 asgari ücret daha ceza verilir. İşçinin ücreti, ücret bordrosunda gösterilmediği için de yarım asgari ücret ceza verilir. İşverenlerin, defter kaydetmediği her ay için de yarım asgari ücret ceza kesilir. Ayrıca İşçiye ödenen maaşın, bankaya yatırılmayıp elden verildiği gerekçesiyle de ceza uygulanır.

İşçi, çalıştığı kurumda işveren tarafından sigortasız olarak çalıştırıldığını iddia edip, hizmet tespit davası açarak iddiasını ispatlaması durumunda, kıdem ve ihbar tazminatı almaya da hak kazanır. İşçinin ödenmeyen sigorta primleri de, gecikmiş faizi ile birlikte işverenler tarafından ödenir.

Sigortasız çalışmanın olumsuz sonuçları

Sigortasız çalışan işçiler, Genel Sağlık Sigortası (GSS) primlerini kendileri ödemek zorunda kalırlar. Sigortalı olarak çalışan işçilerin iş kazası geçirmesi durumunda kendisine, ailesine bağlanacak maaş sigortasız çalıştıran işverenden tahsil edilir ancak, sigortasız çalışan işçilerin, çalıştıkları iş yerlerinde iş kazası sonucu yaralanmaları ya da ölmeleri halinde veya meslek hastalığına yakalanmaları durumlarında, geçici iş göremezlik ödeneği adı altında ödenen (rapor ücreti) veya sürekli iş göremezlik halinde ödenecek ücretten yararlanamazlar. İşçilerin, işten çıkarılmaları halinde işsizlik maaşı alamazlar. İşten ayrılmaları halinde ise kıdem ve ihbar tazminatı talep edemezler ve yıllık izin, haftalık izin, doğum izni gibi haklardan faydalanamazlar.

Sigortasız çalışan işçiler, işvereni ALO 170 Çalışma Hayatı İletişim Merkezi’ni arayarak ya da online yolla şikayet edebileceği gibi; Sosyal Güvenlik Kurumları’na gidilerek şikayet dilekçesiyle de başvuru yapılabilir.

Sigortasız çalışan işçiler hangi davayı açabilir?

İşçiler, iş mahkemelerinde hizmet tespit davası açarak, sigortasız olarak çalıştırıldığını ve çalıştığı süre boyunca sigortasının yapılmadığının tespitini isteyebilir. amacıyla İşçinin, işten ayrıldığı senenin bitiminden itibaren başlamak üzere 5 yıllık sürede hizmet tespit davasını açması gerekir.

Hizmet tespit davası açarken, işçinin elinde, sigortasız çalıştırıldığı dönemlere ait maaş ödemesini ispat edecek belgelerin, işe giriş – çıkış saatlerini gösteren belgelerin ve en önemlisi işçinin, o iş yerinde çalıştığına dair tanıklarının olması davayı kazanmak için önemli delillerdir.

Av. Osman Talha YILDIZ

Makaleler
Aşı veya PCR Testini Reddeden İşçiler İşten Çıkartılabilir mi?

Tüm dünyada etkisini gösteren Korona virüs salgınının beraberinde getirdiği ve ülkemizde de kullanılmaya başlanan aşılar, zorunlu aşı tartışmalarını tüm kamuoyunun gündemine getirdi. Korona virüsle mücadele de etkili yöntemlerden biri olan aşı karşısında, birçok kişi daha tam olarak aşının etkisinin ve koruyuculuğunun tam olmadığı, hatta ve hatta aşının, yaptıranlara zarar verdiği gerekçeleriyle Korona virüs aşısına şüpheyle yaklaşmakta ve aşı olmayı reddetmektedirler.

Ancak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından yayımlanan genelge ile, aşı olmayan işçilerin PCR testi yaptırması gerektiği belirtiliyor. Çalışan ve aşı ya da PCR testi yaptırmak istemeyen vatandaşlar; işverenler tarafından işten çıkartılıyor. Peki ya iş sözleşmesi işverence fesih edilen işçilerin bu durum karşısında ne gibi hakları mevcuttur? PCR testi zorunlu mu? İşçiler bu durum karşısında ne yapmalı? İşverenler PCR testi yaptırmak istemeyen işçileri, işten çıkartabilecek mi? Bu haftaki makalemizde, aşı olmak istemeyen ve PCR testini reddeden işçilerin, işverenler tarafından işten çıkartılması sorunu üzerinde duracağız.

Genelge Kapsamında Aşı ve PCR Testi Uygulaması

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından yayımlanan genelgede işyeri veya işverenler tarafından, zorunlu olarak haftada bir kez PCR testi yaptırmaları işçilerden istenebilecek şeklinde belirtilmiştir. Yani isteyen işverenler, işyerlerinde PCR testini zorunlu tutabilecek. Tüm mesleklerde çalışan işçiler için işveren, haftada bir kez işçinin zorunlu PCR testi yaptırmasını isteyebilecek.

Covid-19 hastalığı geçiren ve 6 aylık bağışıklık süresi içinde olan işçilerin, bu süre zarfında test yaptırmalarına gerek yoktur. İşverenler, tek doz aşı yaptırmış olsalar bile çalışanlardan PCR testi isteyebilir. İşverenler, işçilerden aşı olduğuna veya aşılarını tamamladığına ilişkin belgeleri kişisel verilerin korunması kanunu kapsamında talep edebilir.

İşverenler, İş Sağlığı ve Güvenliği kapsamında aşı olmayan ya da aşılarını tamamlamayan işçileri, işyerinde karşılaşabilecekleri risk ve tedbirler konusunda yazılı olarak uyaracak. Peki ya aşı olmayı reddeden işçiler işten çıkartılabilir mi?

Aşıyı reddeden işçiler işten çıkartılabilir mi?

Aşı olmayan işçilerin hem işyerinin hem de diğer çalışanların genel sağlığını tehlikeye sokmaması açısından, işverenler tarafından yazılı olarak uyarılması gerekir.

İş yerlerinde aşı olmayıp, PCR testi de yaptırmayan ve korona virüs hastalığına yakalanan işçilerin, genel sağlığın korunması için çalıştırılmayacağı, ücretinde değişiklik olacağı, iş sözleşmesinin feshedilebileceği hususlarında işverenin işçiyi yazılı olarak uyarması gerekiyor.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın yayımladığı genelge kapsamında zorunlu PCR testi uygulamasının nedeni ise; “Korona virüs aşısı tamamlanmamış işçilerin, işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanmasını zorlaştırmasıdır. Bir işçinin Korona virüs testinin pozitif çıkması sonucu diğer işçilerin sağlık şartlarını zora sokacak ve çalışma düzeninin bozulması sonuçlarını doğuracaktır.

Aşı olmanın zorunlu olmadığı gibi, PCR testi yaptırmak da zorunlu değildir. İşçiden PCR testi istemek, genelge kapsamında işverenin isteğine bağlı tutulmuştur. İşveren test yaptırmayan işçiyi işten çıkartamaz. Ancak, işveren, iş yerinde çalışan bütün işçilere PCR testi yaptırmaları hususunda talepte bulunursa, işçilerin bu PCR testlerini zorunlu olarak yaptırması gerektiğinden hem aşı olmayan hem de test yaptırmayan işçinin iş sözleşmesi işveren tarafından feshedilebilir.

Kanuni Düzenlemeler, Yasal Dayanağı ve Yasadaki Karşılığı

Anayasamızın 17. maddesinde düzenlenen tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz. Kişinin rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz. Şeklindedir. Zorunlu olarak yapılması öngörülen aşı uygulaması tam anlamıyla Anayasa’ya ve Umumî Hıfzıssıhha Kanunu’nda yer alan 282. maddesine aykırı olduğu için değil, zorunlu aşı uygulaması için dayanak gösterilen Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun yeterli olmadığı içindir.

Zorunlu aşı uygulamasına karşı getirilen temel dayanak; aşının bir tıbbi müdahale olması ve kişinin rıza göstermeden yapılan tıbbi müdahalelerin de kişinin vücut bütünlüğü ve kişi dokunulmazlığını ihlal etmekte olduğu için zorunlu aşı uygulaması hukuka aykırıdır.

Anayasa Mahkemesi de zorunlu aşı uygulaması nedeniyle yapılan başvuruları Anayasa’nın “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” başlıklı 17. maddesini ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin “Özel Hayata ve Aile Hayatına Saygı Hakkı” başlıklı 8. maddesi üzerinden değerlendirmektedir. Anayasa’nın 17. Maddesine göre  “herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.” Yine aynı maddenin devamında “tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz” Vücut bütünlüğü ve dokunulmazlığı hakkı kişinin en temel haklarındandır.

Türkiye’de temel hak ve özgürlükler Anayasa’nın “Temel Hak ve Hürriyetlerin Sınırlandırılması” başlıklı 13. maddesi ile anayasal güvence altına alınmıştır. Bu maddede “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” Bu nedenle getirilecek bir zorunlu korona virüs aşısı düzenlemesinin de bu maddeye aykırı olarak düzenlenmemesi gerekir. Zorunlu aşı uygulamasını Anayasa’nın 13. Maddesine göre Hakkın Özüne Dokunmama, Hakkın Yalnızca Kanunla Sınırlandırılması, Ölçülülük İlkesi gibi durumlarla sınırlandırılabilir.

Sonuç olarak, Korona virüs ile mücadele kapsamında çıkartılan (maske takma zorunluluğu, sokağa çıkma yasağı, aşı zorunluluğu gibi) uygulamaların, genelgeler ile düzenlenmesi Anayasa’ya ve hukuka aykırıdır. Korona virüsle mücadele kapsamında yapılan aşı uygulaması zorunlu duruma gelecek ise düzenlemenin kanun ile yapılması gerekir. Meclis tarafından çıkartılacak olan kanunda; aşının kim tarafından yapılacağı, nasıl uygulanacağı ve ne şekilde yapılacağı gibi hususlar açıkça yazmalıdır. Vatandaşların aşı olmayı reddetmesi halinde ne tür müeyyideler uygulanacağı açıkça belirlenmelidir. Ancak bu usuller ile getirilen bir yasal düzenleme Anayasa’ya ve kanuna uygun olacaktır.

Av. Osman Talha YILDIZ

Makaleler
Kira Tespit Davası Nasıl Açılır?

Günümüzde yaşanan en büyük problemlerden birisi de ev sahibiyle kiracı arasında yaşanan kira anlaşmazlıklarıdır. Ev sahibi ile kiracı arasında çıkan anlaşmazlıklardan bir tanesi de eski kiracının uzun yıllar oturması sonucunda ortaya çıkan kira bedelinin ev sahiplerine düşük gelmesi sebebiyle açılan kira tespit davalarıdır. Bir diğeri ise kira bedellerinin fahiş fiyatlarda olması sebebiyle kiracılar tarafından açılan kira tespit davalarıdır. Bu nedenle hem ev sahipleri hem de kiracılar zaman zaman mağdur olmakta ve bu mağduriyeti giderebilmek adına taraflarca kira tespit davaları açılmaktadır. Peki nedir bu kira tespit davaları?

Şartları nelerdir?

Kira bedelinin kiracıya fazla, kiraya verene düşük gelmesi sonucunda açılan kira tespit davaları, taraflar arasındaki ihtilafların önüne geçmek ve kira bedelinin hakkaniyetli olarak belirlenmesi amacıyla açılan davalardır. Kiracı ile kiraya veren arasında çıkan anlaşmazlıklar sonucunda açılan kira tespit davalarının ilk şartı, taraflar arasında kira sözleşmesinin varlığıdır. Taraflar arasında yapılan kira sözleşmeleri yazılı olarak yapılabileceği gibi, sözlü olarak da yapılabilir ancak; kira sözleşmelerinin yazılı olarak yapılması, bu tür davalarda ispat açısından kolaylık sağlar. Bir diğer şart ise dava açan tarafın, dava açmakta hukuki yararının bulunmasıdır. Kira bedelinin ne şekilde artırılacağına dair, taraflar arasında yasal sınırlar içerisinde yapılmış bir anlaşmanın varlığında, kira tespit davası açmakta hukuki yarar yoktur. Yani kira tespit davası açmak için kiracı ile ev sahibi arasında yapılan kira sözleşmesinde, kira artış oranının ne şekilde belirleneceğine dair bir anlaşma yok ise kira tespit davası açmakta hukuki yarar bulunur.

Kira bedelinin yeniden belirlenmesini isteyen taraflar, Türk Borçlar Kanunu’nun 344. Maddesinde yer alan kira bedelinin belirlenmesi hükmü gereğince dava açabilirler.

Tarafların yenilenen kira dönemlerinde uygulanacak kira bedeline ilişkin anlaşmaları, bir önceki kira yılında tüketici fiyat endeksindeki on iki aylık ortalamalara göre değişim oranını geçmemek koşuluyla geçerlidir. Bu kural, bir yıldan daha uzun süreli kira sözleşmelerinde de uygulanır. Taraflarca bu konuda bir anlaşma yapılmamışsa, kira bedeli, bir önceki kira yılının tüketici fiyat endeksindeki on iki aylık ortalamalara göre değişim oranını geçmemek koşuluyla hâkim tarafından, kiralananın durumu göz önüne alınarak hakkaniyete göre belirlenir.

Maddeler halinde özetlemek gerekirse;

1. Taraflar arasında yapılan kira sözleşmeleri bu tür davalarda delil niteliğindedir.

2. Fahiş olarak artırılan kiralara karşı kira tespit davası açılabilir.

3. Tüketici fiyat endeksi altında kira alan ev sahipleri keza bu davayı açabilir.

4. Tarafların, bu davayı açmakta hukuki yararı olmalıdır.

5. Beş yıldan uzun süreli veya beş yıl geçmesiyle yenilenen kira sözleşmelerinde, kira bedeli, hakim tarafından hakkaniyete uygun biçimde belirlenir.

Kira bedelinin bölgede bulunan konut ortalama fiyatlarının altında kalması sonucunda kiraya veren, kira başlangıç tarihi üzerinden 5 yıl geçmesi ile kira tespit davası açabilir ve kira bedelinin artırılmasını isteyebilir. Kiraya veren ayrıca, kiranın 10 yıllık sözleşme uzama süresinin dolması ile kiracının tahliyesini talep edebilir.

Konut kiraları zamları, 12 aylık ortalama Tüketici Fiyat Endeksi’ne göre belirlenir. Kiraya veren bu oranın üzerinde zam yapamaz. Ancak, 5 yıl sonunda kira tespit davası açabilir. Kira tespit davalarında kiraya veren; kiracının bölgede bulunan konut ortalamasının altında kira ödemesini sebep göstererek, kira tespit davası açabilir. Bu durumda kira bedeli, emsal kira bedelleri baz alınarak yeniden belirlenir.

Av. Osman Talha YILDIZ

Makaleler
Belirsiz Alacak Davası Nedir ve Nasıl Açılır?

Alacak ifadesi; bir borç ilişkisinde alacaklının borçlu olan kişi veya kişilerden tahsil edilecek olan mal, para veya sair şeyleri ifade eder. Zaman zaman alacaklının iyi niyeti borçlular tarafından su istimal edilerek alacaklılar zarara uğratılmakta ve bu kişiler hukuki olarak alacaklarını tahsil etme yoluna giderler. İşte bu yollardan biriside belirsiz alacak davasıdır.

Belirsiz alacak davası nedir?

Alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyemeyen alacaklılar, belirsiz alacak davası açarlar. Yani alacak davası açmak isteyen kişiler, alacak miktarının tam olarak belli olmaması durumunda başvurması gereken yola belirsiz alacak davası adı verilir.

Belirsiz alacak davası açıldıktan sonra, davanın ilerleyen aşamalarında alacaklı taraf, karşı taraftan ya da mahkeme aracılığı ile bilgi alarak alacağın belirli hale gelmesini sağlar. Bunun sonucunda açılan belirsiz alacak davasının alacak miktarı ve değeri belirli hale gelir.

Kanun maddesindeki yeri

“Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.

Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olduğunda, hâkim tarafından tahkikat sona ermeden verilecek iki haftalık kesin süre içinde davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın talebini tam ve kesin olarak belirleyebilir. Aksi takdirde dava, talep sonucunda belirtilen miktar veya değer üzerinden görülüp karara bağlanır.”

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 107. Maddesi alacaklı tarafın, davanın açıldığı tarihte alacak miktarının ve değerinin tam olarak belirlenebilmesinin beklenemeyeceği ya da bunun imkânsız olduğu durumlarda, alacağın asgari değerini belirtmek suretiyle alacak davası açma imkanı tanımıştır.

Alacak miktarının tutarını belirleyemeyen alacaklının, alacağın belirlenen asgari miktar üzerinden harç yatırarak dava açması; dava açıldıktan sonra mahkemenin belirlediği harç miktarı üzerinden eksik harcı tamamlayarak talebini artırması ile belirsiz alacak davası açabilir.

HMK 107. Maddesi hükmü gereğince, alacak davası açıldığı tarihte davanın değerini tam ve kesin bir şekilde belirleme imkanı yoksa dava, belirsiz alacak davası olarak açılabilir. Davacı, dava açmaktaki talebini tespit edip; alacak miktarını tam olarak belirleyememesinden kaynaklı bu davayı belirsiz alacak davası olarak açar.

Örneğin; bilirkişi incelemesi sonucunda tespit edilecek olan zarar miktarı bakımından öncelikle söz konusu davanın açılmış olması gerekir. Dava açacak olan kişinin ne kadar alacağı olduğunu belirleyip dava açabilmesi için öncelikle yargılamanın başlayıp, alacak miktarının belirlenebilmesi gerekir.

Belirsiz alacak davası nasıl açılır?

Açılacak olan davanın miktarı davacı tarafından tespit edilebiliyorsa davanın kısmi dava olarak açılması gerekir. Örnek vermek gerekirse işçinin kıdem tazminatı, yıllık izin alacakları v.b. belirlenebilir nitelikte olan, işçi tarafından hesaplanması kolay ve tespit edilebilen alacaklardır. Ancak işçinin fazla mesaiden kaynaklı alacağı mahkemece özel hesaplama gerektireceği ve uzman bilirkişi marifetiyle hesaplanabileceğinden bu tür alacaklar belirsiz alacak davası olarak açılabilir.

Belirsiz alacak davası açılabilmesi için, alacak miktarının alacaklı tarafından, tamamı belirtilmese bile tespit edebildiği bir miktarı belirterek dava açması gerekir.

Dava dilekçesinde, belirsiz alacak davası açarken, açılacak olan davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığının belirtilmesi gerekir. Dava dilekçesinde “belirsiz alacak olarak açıldığı belirtilmeyen dava, kısmi dava olarak görülecektir.

Belirsiz alacak davası açan davacı, iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın ve ıslaha gerek duymadan dava değerinin belli olması ile davadaki talebinin artırılmasını, bir dilekçe ile isteyebilir.

Makaleler
Konut Dokunulmazlığının İhlali Suçu ve Cezası

Haneye Tecavüz Suçu

Halk arasında haneye tecavüz olarak bilinen konut dokunulmazlığının ihlali suçu; kişinin konutuna rızası dışında girmek ya da konuta rıza ile girdikten sonra çıkmamak şeklinde gerçekleşir. Bu suçun en tipik örneği; kapıyı açan ev sahibini iterek rıza göstermediği halde evine girmektir.

Suç failleri, kişinin konutuna rızası dışında girerek işlemiş oldukları suçların yanında (örneğin; konuşmak için gittiği bir eve, mağdurun rızası olmadan girmek ya da o konuttan, ev sahibinin rızası ile girdikten sonra çıkmamak) kimi zaman bu suçun unsurlarının oluştuğunun farkında bile olmadan ev sahibinin, konut dokunulmazlığını ihlal ederler. Bu ve benzeri hallerde akla gelen soruların başında tabir yerindeyse ev basmanın cezası nedir? Haneye tecavüz suçunun cezası nedir? gibi sorular geliyor. Konut dokunulmazlığının ihlali suçu kapsamına giren söz konusu suç ve cezasını aşağıda siz kıymetli okurlarımıza anlatmaya çalıştık.

Konut Dokunulmazlığının İhlali Suçunun Cezası

Türk Ceza Kanunu’nun 116. maddesinde düzenlenen konut dokunulmazlığının ihlali suçu, Bir kimsenin konutuna, konutunun eklentilerine rızasına aykırı olarak giren veya rıza ile girdikten sonra buradan çıkmayan kişi, mağdurun şikayeti üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Fiilin, cebir veya tehdit kullanılmak suretiyle ya da gece vakti işlenmesi halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

Haneye tecavüz suçunun cezası nedir?

Bu suçun cezası, 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezasıdır. Halk arasında haneye tecavüz olarak bilinen, konut dokunulmazlığının ihlali suçunun, cebir veya tehdit kullanılmak suretiyle veya gece vakti işlenmesi halinde, TCK 116. Maddesi 4. Fıkrası uyarınca ceza artacak olup fail 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Yasa metninden de anlaşılacağı üzere bir kimsenin konutuna ya da konutunun eklentilerine rızası dışında girilmesi bu suçu oluşturur. Yalnızca konuta yani eve girmek değil, evinin bulunduğu bahçeye, balkon, garaj v.s. gibi yerlerine (konut eklentilerine) girmek de bu suçu oluşturur.

Ayrıca kanun maddesinde açıkça belirtildiği üzere mağdurun şikayeti üzerine tabirinden de suçun şikayete bağlı bir suç olduğu anlaşılıyor. Kısaca mağdur; konutuna rızası dışında giren ya da girdikten sonra çıkmayan kişiden şikayetçi olmazsa, dava açılmaz.

İşyeri Dokunulmazlığının İhlali Suçu

TCK’nın 116. Maddesi 2. Fıkrasında düzenlenen işyeri dokunulmazlığının ihlali suçu ise, izinsiz girilemeyen işyerlerine rızaya aykırı bir şekilde girmek veya girdikten sonra rızaya aykırı olarak işyerinden çıkmamak şeklinde aynı konut dokunulmazlığının ihlali suçu gibi işlenir. Buna işyeri dokunulmazlığının ihlali denir.

Açık bir rıza bulunmadan işyerlerine girilmesi, işyeri dokunulmazlığının ihlali suçunu oluşturur. Bazı işyerlerine girip çıkmak bu suçu oluşturmaz. Örneğin Avm’de bulunan bir mağazaya girmek, sinema, restoran gibi yerlere girmek… Ancak bu tür yerlere kapalı olduğu saatlerde girilmesi durumunda işyeri dokunulmazlığının ihlali suçu; hırsızlık yapmak için girilmesi durumunda ise hem işyeri dokunulmazlığının ihlali hem de hırsızlık suçundan ayrı ayrı cezaya hükmolunur. Söz konusu suçun gece vakti işlenmesi halinde ise verilecek ceza artırılır. Avm, restoran, banka gibi yerlere gündüz vakti giren kişilerin; girdikten sonra çıkmaması halinde de söz konusu suç oluşur.

İşyeri dokunulmazlığını ihlal suçunun cezası da, konut dokunulmazlığının ihlali suçunun cezası ile aynı maddede düzenlenmiş olup, 6 yıldan 2 yıla kadar hapis; cebir veya tehdit kullanılmak suretiyle veya gece vakti işlenmesi halinde fail 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Konut dokunulmazlığının ihlali suçunun silahla, kişinin kendisini tanınmayacak bir hale koyması suretiyle, birden fazla kişi tarafından birlikte, var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak, kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, işlenmesi halinde, verilecek ceza bir kat artırılır.

Av. Osman Talha YILDIZ

Makaleler
İşçinin İşverene Hakaret Etmesi

Çalışma hayatında işçi ile işveren arasında birtakım sebeplerle sürtüşmeler olabilir. Hatta bu durum daha da ileri giderek kimi zamanlarda çalışan tarafından işverene hakaret ya da küfür etmek şeklinde de ortaya çıkabilir. Bu durum tam tersine işveren tarafından işçiye karşı söylenen sözler için de geçerlidir. İşçi tarafından işverene karşı hakaret edilmesi, 4857 sayılı İş Kanunu hükümleri gereğince işverenin haklı nedenle işçinin iş sözleşmesini derhal fesih imkanı verir.

4857 sayılı İş Kanunu’nun 25. v.d. maddelerinde düzenlenen işçinin, iş sözleşmesinin işveren tarafından haklı nedenle derhal fesih hakkı hükümleri kapsamında; “Süresi belirli olsun veya olmasın işveren, aşağıda yazılı hallerde iş sözleşmesini sürenin bitiminden önce veya bildirim süresini beklemeksizin feshedebilir. Bunlar;

Ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri. İşçinin, işveren yahut bunların aile üyelerinden birinin şeref ve namusuna dokunacak sözler sarf etmesi veya davranışlarda bulunması. Yahut işveren hakkında şeref ve haysiyet kırıcı asılsız ihbar ve isnatlarda bulunması. İşçinin işverene yahut onun ailesi üyelerinden birine yahut işverenin başka işçisine sataşması. İşyerine sarhoş yahut uyuşturucu madde almış olarak gelmesi ya da işyerinde bu maddeleri kullanması gibi durumlarda işveren ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan hallere dayanarak işçi veya işveren için tanınmış olan sözleşmeyi fesih yetkisi, iki taraftan birinin bu çeşit davranışlarda bulunduğunu diğer tarafın öğrendiği günden başlayarak altı iş günü geçtikten ve her halde fiilin gerçekleşmesinden itibaren bir yıl içinde kullanmalıdır.

Görüleceği üzere işçinin, işverene ve işverenin aile üyelerine karşı hakaret, küfür ve şeref ve namusuna dokunacak sözler sarf etmesi durumunda işveren, işçinin iş sözleşmesini haklı nedenle derhal feshedebilir.

Bu tür durumlarda işveren tarafından bir tutanak tutularak, işçinin iş sözleşmesi derhal feshedilebileceği; işçiyi fesih ve ihbar sürelerine uymaksızın işten çıkarılabileceği gibi ayrıca işverenin, Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen hakaret suçu kapsamında savcılıkta suç duyurusu yapabileceği gibi işverenin, işçi aleyhine manevi tazminat davası açma hakkı da bulunur. İşveren tarafından tutanak tutulması zorunlu olmayıp, tutulan tutanak, ispat külfeti açısından haklı nedenle derhal fesih durumlarında büyük kolaylık sağlar.

İşçi, işveren tarafından haklı nedenle iş sözleşmesi feshedildiği takdirde işe iade davası açarsa, haklı nedenin varlığını ispat külfeti işverendedir. Bunun içindir ki tutulan tutanak ve sair nedenler ‘ispat’ açısından büyük önem taşır. Bundan dolayı işverenin haklı nedeninin varlığını ispat etmesi durumunda işçi tarafından açılan işe iade davası reddedilir ve bütün dava harç ve masrafları da işçiye ait olur.

İşçinin İş sözleşmesinin işveren tarafından haklı nedenle derhal feshedilmesi durumunda da işçi işverene karşı dava açabilir. Ancak işçilik alacakları için açılan davalarda zorunlu arabuluculuk şartı vardır. İşçinin dava açmadan önce Zorunlu Arabululucuk’a başvurması şart koşulduğu için, dava açmadan önce arabuluculuk müessesesine başvurması gerekir. Arabuluculuk toplantılarında sulh olunamaması ve anlaşmanın sağlanamaması durumlarında Arabulucu tarafından anlaşmama tutanağı düzenlenir ve akabinde dava açılabilir.

Aynı durum işverenin, işçisine ve aile üyelerinden birine karşı şeref ve namusuna dokunacak sözler söylemesi durumunda da geçerli olur. İşveren tarafından işçiye karşı yapılan bu eylem neticesinde işçi; kıdem, ihbar, yıllık izin v.b. gibi tazminat ve ücret alacaklarına da hak kazanır. İşçi tarafından işverenin yahut bunların aile üyelerinden birinin şeref ve namusuna dokunacak sözler sarf etmesi durumunda ise işçi kıdem ve ihbar tazminatı alamaz.

Av. Osman Talha YILDIZ

Makaleler
Menfi Tespit Davası Nedir?

Ülkemizde özellikle de İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerde bulunan icra dairelerinde neredeyse her gün yüzlerce icra takibi yapılıyor ve açılan bu icra takipleri sonucunda borçlu aleyhine haciz işlemleri yapılıyor. Yapılan bu icra takipleri sonucunda bazen gerçek anlamda borcu olmayan takip borçluları, haklarını korumak ve yapılan bu takiplere karşı yasal yollara başvurmak adına bir kısım dava açmaları gerekiyor. İşte borçlu tarafından açılması gereken bu davaya menfi tespit davası adı verilir.

Menfi tespit davası kısaca; aleyhine icra takibi yapılan borçlunun, borcu olmadığını ispat etmek ve borcu ödememek için açmış olduğu davadır. Hakkında icra takibi yapılan borçlunun menfi tespit davası açmaktaki amacı, borçlu olmadığını ve yapılan icra takibinin iptalini ispatlamaktır. Borçlunun, borcu olmadığını ispatlaması durumunda borçlu icra takibini iptal ettirebilir.

Menfi tespit davası 2 şekilde açılabilir. Menfi tespit davaları, borçlu aleyhine alacaklı tarafından icra takibi yapıldıktan sonra, borçlunun borcu olmadığını ispatlamak için açılabileceği gibi, borçlu tarafından icra takibi yapılmadan önce de açılabilir. İcra takibinden önce açılan Menfi Tespit Davası borçlu aleyhine icra takibi başlatılmasını engellemez ve bu dava icra takibini durdurmaz. İcra takibinden sonra açılan Menfi Tespit Davasında ihtiyati tedbir yolu ile takibin durdurulmasına da karar verilemez.

Örnek vermek gerekirse; Bir çek ya da senedin icra takibine koyulmadan önce borçlu olunmadığının tespiti için Menfi Tespit Davası açılabileceği gibi; çek ya da senet icra takibine koyulduktan sonra da borçlu olunmadığının ispatı için de bu dava açılabilir.

İcra takibinden önce açılan ve icra takibinden sonra açılan menfi tespit davalarında; hakkında yapılan icra takibinin durdurulmasını isteyen borçlu tarafından, icra takip dosyasına %15 tutarında teminat yatırır ve hakkında yapılan icra takibinin durdurulması için ihtiyati tedbir başvurusu yapılabilir ve Menfi Tespit Davası sonuçlanıncaya kadar bedelin alacaklıya verilmesini engelleyebilir.

Menfi tespit davası sonucunda alacaklı haklı çıkarsa mahkeme tarafından verilen ihtiyati tedbir kararı kalkar. Mahkeme tarafından verilen hükmün kesinleşmesi ile alacaklı, borçlu tarafından icranın durdurulması için alınan ihtiyati tedbir kararından dolayı (alacağını geç almış olacağından) kaynaklanan zararlarını borçlu tarafından (icranın durdurulması için ihtiyati tedbir kararı ile gösterilen) teminat bedelinden alır.

Borçlu, alacaklı tarafından hakkında yapılan icra takibinin durdurulması için açmış olduğu menfi tespit davası sonucunda borçlu olmadığını ispatlayamadığı için alacaklının açmış olduğu takibi haksız olarak durdurduğundan dolayı borcunun %20’sinden az olmamak kaydı ile alacaklıya, icra inkar tazminatı da ödemek zorunda kalır.

Borçlu tarafından açılan Menfi Tespit Davası sonucunda, mahkeme kararının borçlu lehine hüküm doğurması ile alacaklı tarafından başlatılan icra takibi durur ve mahkeme tarafından icra takibinin iptaline karar verilir. Borçluyu menfi tespit davası açmak zorunda bırakan haksız ve kötü niyetli icra takibi yaptığı anlaşılan alacaklı aleyhine, borçlunun uğradığı zararın da alacaklıdan tahsiline karar verilir. Borçlu lehine mahkeme tarafından hesaplanan söz konusu zarar, haksız olduğu anlaşılan takip konusu alacağın %20’sinden az olamaz.

Menfi Tespit Davası Nerede Açılır?

Menfi tespit davaları, icra takibinin başlatıldığı icra dairesinin, bulunduğu yerde bulunan mahkemelerde açılabileceği gibi, davalının yerleşim yeri mahkemesinde de açılabilir.

Menfi Tespit Davalarında görevli mahkemeler ise uyuşmazlığın kaynağına göre değişebileceği için Asliye Hukuk Mahkemesi ya da Asliye Ticaret Mahkemesi de olabilir.

Son olarak Menfi Tespit Davaları, borçlunun “borcunu ödemeden önce” borçlu olmadığının tespiti için açabileceği bir davadır. Burada önemli olan husus borçlu, borcunu ödendikten sonra artık menfi tespit davası açamayacağıdır.

Av. Osman Talha YILDIZ

Makaleler
Orman Yakmanın Cezası Nedir?

Son günlerde ülkemizde çıkan orman yangınları doğayı ve insanlığı bir hayli etkiledi. Son bir haftadır ülkemizdeki yangınların çıkış sebebi araştırılırken, yangın söndürme çalışmaları da hızla devam ediyor. Bu elzem durum karşısında Türkiye’de çıkan orman yangınlarının, insan eliyle çıkmış olması ihtimali de akıllarda soru işareti bırakıyor. Bu noktada hukukî anlamda akla gelen soruların başında ise; “ormanda yangın çıkarmak suç mudur? ormanda yangın çıkarmanın cezası nedir? Yangına sebebiyet veren kişiye ne gibi cezalar verilir?” gibi sorular geliyor. Gelin şimdi hep birlikte orman yangınlarına uygulanan cezalara bir bakalım.

Ormanlar, Türkiye Anayasa’sı ile güvence altına alınmıştır. Ormanlara zarar vermek İnsanın, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı başta olmak üzere; bireylerin maddi ve manevi varlığının korunmasını, sosyal ve ekonomik haklar alanında birden çok temel insan hak ve özgürlüğünü ihlal eder.

Anayasa’nın “Ormanların Korunması ve Geliştirilmesi” başlıklı maddesine göre “Devlet, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır. Yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilir. Bütün ormanların gözetimi Devlete aittir. Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez. Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasi propaganda yapılamaz; münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz. Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz.” Şeklinde düzenlenmiş ve ormanların denetim ve gözetimi devlet tarafından koruma altına alınmıştır.

Ormanda Yangın Çıkarmak Suç mudur?

Orman yangını çıkarmak ya da orman yakmak kasten işlenebilen bir suç olabileceği gibi; dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı hareket ederek de işlenebilir. (örneğin, Ormanlarda izin verilen ve ocak yeri olarak belirlenen yerler dışında ateş yakmak veya izin verilen yerlerde yakılan ateşi söndürmeden mahalli terk etmek, Ormanlara sönmemiş sigara veya yangına dolaylı olarak yol açabilecek madde atmak gibi) Tabi ki kasten yapılan bir eylem ile dikkat ve özen göstermeden (taksirle) yapılan bir fiil sonucunda orman yangını çıkarmanın cezai yaptırımı aynı olmaz.

Ormanda Yangın Çıkarmanın Cezası Nedir?

6831 sayılı Orman Kanunu’na göre, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı olarak orman yangınına sebebiyet verenler iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Kasten orman yakan kişi ise, on yıldan az olmamak üzere hapis ve on bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Devletin güvenliğine karşı suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde devlet ormanlarını yakan kişi müebbet hapis ve yirmi bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.

Son olarak 5237 sayılı TCK’nın 170 ve 171. Maddelerinde genel güvenliğin tehlikeye sokulması suçu düzenlenmiştir.

170. maddede düzenlenen genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulması suçu; Kişilerin hayatı, sağlığı veya malvarlığı bakımından tehlikeli olacak biçimde ya da kişilerde korku, kaygı veya panik yaratabilecek tarzda; Yangın çıkaran kişinin altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacağını, Yangına neden olan kişinin ise, üç aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandıracağı şeklindedir.

171. maddede düzenlenen genel güvenliğin taksirle tehlikeye sokulması suçunda ise taksirle; Yangına neden olan kişi, fiilin başkalarının hayatı, sağlığı veya malvarlığı bakımından tehlikeli olması halinde, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacağı belirtilmiştir. Ancak ormanlarda taksirle yangın çıkaran kişiler için 5237 sayılı TCK hükümleri değil, 6831 sayılı Orman Kanunu hükümleri uygulanır.

Av. Osman Talha YILDIZ

Makaleler
Reddi Miras Davası Nasıl Açılır?

Ülkemizde hemen herkesin karşılaştığı mirasçı olma durumu, miras bırakanın hak ve alacaklarına halef olmanın yanı sıra, miras bırakanın mallarına mirasçı olma ve borçlarından sorumlu olmayı ifade eder.

Ölenin Mirası, miras bırakanın ölümü ile yasal mirasçılara intikal eder. Mirasın intikali hususunda yasal mirasçıların, ölenin mirasçısı olmak için herhangi bir işlem yapması gerekmez. Ölenin mirası doğrudan mirasçıya geçer. Ancak ölenin mirasçıları, miras bırakanın borca batık olması gibi durumlarda mirası reddedebilir. Buna reddi miras diğer adıyla mirasın reddi adı verilir.

Reddi miras diğer bir ifadeyle mirasın reddi; miras bırakan kişinin ölmesi ile, murisin her türlü borç ve alacaklarını mirasçıları tarafından reddetmesine verilen isimdir.

Burada dikkat edilmesi gereken husus reddi miras yapan mirasçıların, ölenin yalnızca borçlarını değil aynı zamanda alacaklarını (taşınır, taşınmaz) mallarını da mirastan reddetmiş olacağıdır. Türk hukuk sisteminde mirasçılar miras bırakanın ölümüyle reddi miras yapmazlarsa kendiliğinden mirasçılık sıfatını kazanırlar. Ölenin mirasçıları, artık miras bırakanın yalnız borçlarından değil kendi şahsi mal varlıklarıyla da miras bırakanın borç ve alacaklarından sorumlu hale gelirler.

Miras bırakanın alacağı olmadığı yani borca batık olduğu durumlarda ise mirasçılarının bu durumdan sorumlu olmaması için mirasın reddi müessesi getirilmiştir. Miras bırakan öldükten sonra mirasçıları tarafından mirasın reddi yapılabilir. Çünkü miras bırakanın ölümünden sonra miras intikali yapılabileceğinden ve miras hakkı mirasçılara geçebileceğinden dolayı mirasın reddi ancak miras bırakanın ölümünden sonra yapılabilir. Miras bırakanın ölümünden önce yalnız mirastan feragat sözleşmesi yapılması mümkündür.

Miras Nasıl Reddedilir?

Türk Medeni Kanunu’nun 609. Maddesinde düzenlenen mirasın reddi şu şekilde yapılabilir; Mirasın reddi, mirasçılar tarafından Sulh Hukuk Mahkemesi’ne sözlü veya yazılı olarak yapılır. Bu mahkeme miras bırakanın yerleşim yerinin bağlı olduğu yer Sulh Hukuk Mahkemesi’dir. Yapılan bu ret beyanının kayıtsız ve şartsız olması yani hiçbir şarta bağlı olmaması gerekir. Sulh Hukuk Mahkemesi Hâkimi, sözlü veya yazılı olarak yapılan ret beyanını bir tutanakla tespit eder. Mirasçılar tarafından süresi içinde yapılmış olan ret beyanı, mirasın açıldığı yerin sulh mahkemesince özel kütüğüne yazılır ve reddeden mirasçı isterse kendisine reddi gösteren bir belge verilir.

Bütün bu hakların mirasçılar tarafından kullanımı ancak miras bırakanın ölümü ile ve mirasın, mirasçılara intikal etmiş olması sonucunda yapılabilir. Mirası reddetmek isteyen mirasçılar tarafından yapılan ret beyanının yazılı veya sözlü bir şekilde mahkemeye bildirilmesi reddi miras için yeterlidir.

Mirasın Reddi Süresi Nedir?

Miras bırakanın mirasçıları; yasal mirasçılar ve atanmış mirasçılar olmak üzere ikiye ayrılır. Muris ölmeden önce vasiyetname ile yahut miras sözleşmesi ile kanuni (yasal) mirasçılarından başka kişileri de kendisine mirasçı olarak ataması sonucunda ölenin mirasçısı olan kişiye atanmış veya art mirasçı denir.

Miras bırakanın yasal mirasçıları ve atanmış mirasçıları mirası reddedebilir. Ancak mirası sahiplenen mirasçının yani tereke üzerinde tasarrufta bulunan mirasçının red hakkı yoktur.

Miras, üç ay içinde mirasçılar tarafından reddolunabilir. Bu süre, yasal mirasçılar için, mirasçı olduklarını “daha sonra öğrendikleri ispat edilmedikçe” miras bırakanın ölümünü öğrendikleri tarihten itibaren; vasiyetname ile atanmış mirasçılar için miras bırakanın tasarrufunun kendilerine resmen bildirildiği tarihten itibaren işlemeye başlar.

Reddi Miras Hakkı Düşer mi?

Yasal süre içinde mirası reddetmeyen mirasçılar, mirası kayıtsız şartsız kazanmış olur. Bu üç aylık reddi miras süresi içerisinde miras, mirasçılar tarafından kabul edilmezse reddi miras hakları düşer ve miras bırakanın alacak ve borçlarından mirasçı olarak sorumlu olurlar. Yasal mirasçılardan biri mirası reddederse onun payı, miras açıldığı zaman kendisi sağ değilmiş gibi diğer hak sahiplerine geçer.

Mirasın reddi mirasçılık sıfatını geçmişe etkili olarak sona erdirir. Miras, mirası reddetmiş olan mirasçı miras bırakandan önce ölmüş gibi paylaştırılır. Mirası reddedenin altsoyu varsa miras payı onlara geçer, yoksa bu durumda onunla aynı zümrede mirasçı olanların miras payı artar.

Tüm Mirasçılar tarafından mirasın reddedilmesi durumunda ise Türk Medeni Kanunu 612. Maddesine uyarınca tereke, Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından iflas hükümlerine göre tasfiye edilir.

Av. Osman Talha YILDIZ & Av. M.Süleyman YILMAZ

Makaleler
Velayetin değiştirilmesi davası nasıl açılır?

Ülkemizde son dönemlerde artan boşanmalar sebebiyle eşler tarafından merak edilen bir diğer husus da ortak çocuğun velayetidir. Ortak çocuğun velayeti genelde boşanma davalarında hakim tarafından, çocuğun menfaati gözetilerek ebeveynlerden birisine bırakılır. Evlilik devam ettiği sürece 18 yaşını doldurmamış olan müşterek çocuk üzerindeki velayet hakkı ana ve babaya aittir.  Velayeti kendisinde olmayan diğer eş, durum ve şartların değişmesi ile müşterek çocuğun velayetinin değiştirilmesini talep edebilir ve velayetin değiştirilmesi davası açabilir.

Velayetin değiştirilmesi davası; müşterek çocuğun velayeti kendisinde olmayan eş tarafından diğer eşe karşı açılan ve çocuğun üstün yararının gözetildiği bir dava türüdür.

Çocuğun velâyeti kendisine verilmeyen eş ile çocuk arasında kişisel ilişki kurulurken özellikle çocuğun eğitim, sağlık hizmetleri gibi yararına olacak durumlar esas alınır. Çocuğun eğitim, sağlık, bakım giderlerine diğer eş gücü oranında katılmakla yükümlüdür.

Velayetin değiştirilmesi davalarında Yargıtay, sekiz yaş ve üzeri çocukları idrak çağında saymıştır. Çocukların velayeti düzenlenirken mahkemeler çocuğu dinlemeli, nerede kalmak istediğini ve çocuğun görüşünü sormalıdır.

Velayetin değiştirilmesi davası açmak için gerekli sebepler şunlardır;

-Çocuk ile diğer eş arasında kişisel ilişki kurulmasının engellenmesi,

-Çocuğun velayet hakkı olmayan eşin veya 3. Bir kişinin yanında kalması,

-Çocuğun üstün yararının sağlanması için eğitim, sağlık, güvenlik gibi sebepler,

-Anne ya da babanın bir başkası ile yeniden evlenmesi,

-Anne ya da babadan birinin ölümü.

Sonuç olarak, velayetin değiştirilmesi davalarında çocuğun velayeti belirlenirken mutlaka pedagog, psikolog ve uzmandan rapor alınması gerekir. Velayetin değiştirilmesi davalarında en önemli husus çocuğun üstün yararıdır. Bunun için; çocuğa bedensel ve ruhsal olarak en iyi biçimde yetişebilmesi için sosyal, ekonomik ve kültürel anlamda koşulların sağlanması gerekir.

Çocukların anne ya da baba yanında kalma konusunda seçim yapamaması durumunda, belli bir yaşa ulaşmış çocuğun duruşmada pedagog eşliğinde dinlenmesi ve çocukların velayet hususunda alıştıkları çevreden ayrılmama ilkesinin de gözetilmesi gerekir.

Av. Osman Talha YILDIZ

This function has been disabled for Avukat Osman Talha Yıldız.

Yardıma mı ihtiyacınız var?